sofra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sofra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2009 Çarşamba

Çilingir Sofrası


Geleneksel çilingir sofralarımızın derinliklerine, dostlar ve hemdem sofralarının otantiğine inebilmemiz için, Gelibolulu Mustafa Âli’nin eserlerini meydana getirdiği l6. yüzyılın ortalarına dönmemiz doğru olur. Çünkü, Mustafa Âli eserlerinde o dönemlerin içki sofralarını da anlatmıştır. Ayrıca, onun yaşadığı dönem rakının ilk kez ülkemizde üretilmeye başladığı dönemdir. Gelibolulu Mustafa Âli (d. 154l-ö.l600) Osmanlı tarihçisi ve şairi olduğu gibi, eserlerinde toplumsal yaşamı, devlet kuruluşlarını, bilim ve sanatı, görgü kurallarını, yiyecek ve içecekleri hakkında da geniş bilgiler vermiştir. Onun, “Mevâidü’n-nefais fi Kavâ’idi’l-mecalis” adlı eseri Orhan Şaik Gökyay tarafından “Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları” adıyla günümüz Türkçesine çevrilmiş, bu eserde o dönemin “bade” (rakı) sofraları da yer almıştır. Gelibolulu Mustafa Âli söz konusu eserinde o dönemin içki sofralarını şöyle dile getirmiştir.

“… Gizli değildir ki, içki meclisi olan toplantıda (safa sofrasında) mutlaka gûyande (hoş sohbet, güzel konuşan) ve hânende (güzel şarkı söyleyen) takımından olan, el üstünde gül-yanaklılar, sonra saki adıyla hizmette ve sofrada bulunanları görüp gözetmekte, ziyafet sahibinin sahibinin mizacına uygun harekette elinden geleni yapmak üzere ve aranan tüysüz-türüzsüz birinin elbette bulunması gerekir. Safa sofrasında ayak üzerinde durmak işinin başka hizmetlilere verilmiş olması daha uygundur. Şu şartla ki, kelleler kızışıp da ürkeklikler, çekingenlikler bade ateşiyle yumuşadıktan sonra onlara da ara-sıra kadeh sunulsun, hatta iltifata lâyık olan emektarlara ziyafet sahibinin elinden kadeh verilmeli ki, iltifatı görenlerin meclisinde bulunanlarla birlikte oturmadığından bir bakıma gönlü hoş olsun.

İçki sohbetlerinde börekler ve ağır yağlı yemekler doğru değildir. Pilav kısmından başka yağlı yemeklerin de yenilmesi doğru görüldüğü yoktur. Çünkü, hükema (hakimler, bilim adamları, filozoflar) katında, zariflerin kanununa ve akıllı kimselerin düşüncelerine göre, içki meclisinin ayrılmaz yiyeceği, yarı-pişmiş kebap ile ekşili çorba, kavurmalar ve köfteler gibi hazır yemekler, hele denizden çıkan balık türünün çeşitleri ile pavurya, istiridye, ıstakoz, teke ve midye çeşitleri sonsuz mezelerdir.

Bundan sonra, içki meclislerinde aşırı derecede içki içmek, henüz içki meclisi kaynaşmadan ve dostların kelleleri kızışıp sohbet koyulaşmadan, dolu vurmuş meyveli ağaca dönüp, her kişi hele dili diline dolaşıp istifra etmek, akıl ve idrak edeplerinden kalıp susmak, ayak takımından olan beyinsizlerin, çoğu meclis yol-yordamından nidüğünü bilmezlerin, kişiyi kötü yola kılavuzlayan şeytanların işidir. Şanı-yüce cömertlerin ve ünvan sahibi olarak anılan büyüklerin ve safa ehlinin meclislerinde kırk-elli kadar mezelikler, fıstık, fındık ve kavrulmuş badem bol olmalı. Sofra, balık yumurtası, havyar ve pastırma türünden yiyeceklerle dolup taşmalı. O mevsimde bulunan türlü türlü meyvelerle meclis donatılmalı; hele vazolara çiçekler konmalı ve gül zamanı ise, taze gül yaprakları ile içki sofrası süslenmelidir. İnce yaratılışlı olanların şanının büyüklüğü bu türden nesnelerin bulundurulmasını ister.”
…

Gelibolulu Mustafa Âli’nin dile getirdiği güllerle bezenmiş içki sofralarının türlü türlü meyveleri, kırk-elli tür mezelikleri konusuna gelince. Bu kadar yemek, meze, çerez ve meyveler (sinilerde yenilse bile) hangi ebatta sofraya sığdırılabilir ki? Bir de o dönemlerin yemek tabaklarının boyutları, bugünün standart ana yemek tabaklarının en az iki-üç misli büyüklüğünde olduğu düşünülürse, varın masanın ebadını birlikte tahayyül edelim. Böylesine büyüklükte hazırlanan içki sofrasında bir de kırk-elli tür mezenin yer aldığını düşünebiliyor musunuz? Bugün, saray ziyafetlerinde bile zor bulunur böyle bir sofra. Bundan da kolayca anlaşılacağı gibi içki sofralarının meze tabakları özel tabaklar, küçük tabaklar, “çeşni” tabakları bunlar, tadım tabakları. Çeşnicibaşı’mızın tadım tabakları. 1950’li yılların başlarında, Samatya’da bir süre çalıştığım Bülent’in esnaf meyhanesinde, yetişebildiğim diğer meyhanelerde gördüğüm tabaklar bu kanıya varabilmeme yeterli oluyor. Zaten rivayetler de böyle… Geleneksel meyhanelerimizde kullanılan tabaklar yuvarlak, oval, kare, dikdörtgen, yani hemen her biçimdeydi, ama küçüktü. Örneğin, müdavimler zeytinyağlı dolma istediği zaman tabağa bir tek dolma konur, domates, limon dilimleri ve maydanozla süslenerek ikram edilirdi. Bazı mezelerin tabakları bugünkü servis düzenindeki ekmek tabaklarından bile daha küçüktü. Tadımlık tabaklardı bunlar, doyumluk değil. Zaten meze sözcüğü de tat, lezzet anlamına geliyor. Farsça bir sözcük bimeze ise, tatsız, yavan anlamına kullanılır. Çeşni ise hoşa giden değişik bir özelliktir, lezzettir. Yiyeceğin ya da içeceğin hoş duyum veren niteliğidir.

Çeşnicibaşı yani çeşnigir (çeşnigar) ise, Osmanlı devletinde sarayın dış görevlilerinden sayılan bir sorumluydu. Çeşnigirlerden bir bölümü padişaha pişirilen yemekleri gözetirken, bir bölümü de saray mutfağında hazırlanan yemeklerin dağıtımından sorumluydu. Çeşnicibaşının başlıca görevi ise, herhangi bir suikast girişimine karşı padişahın yiyeceği yemekleri tadarak kontrol etmekti.

Çeşnicibaşının tadım tabaklarının benzerleri nasıl olmuşsa olmuş, önce konak mutfaklarında küçük porsiyon yemekler için kullanılmaya başlamış, sonraları da halk arasında kullanılır hale gelmiş. Bir rivayete göre, “çilingir sofrası” adını, “çeşnigir sofrası”ndan almış. Çilingir sofralarımızın küçük tabaklarla hazırlanması ve bu sofranın çeşnicibaşımızın sofrasına benzemesinden dolayı, önceleri çeşnigir sofrası olarak anılmaya başlamış, zaman içinde de çilingir sofrasına dönüşmüş.

Bir diğer rivayete göre, alkol mihenktaşı (denektaşı), kişinin değerini ortaya çıkarıyor, açıyor adamı çilingir gibi. Çilingir sofrası da alkol içilen bir sofra, açıyor adamın kişiliğini çilingirin kullandığı maymuncuk misali. Bu nedenle de kişinin değerini açan, bir diğer deyişle değerini ortaya çıkaran bu sofraya çilingir sofrası denmiş. Ancak, yalnız rakı sofrasında değil, her içki sofrasında içilen içki (türü ne olursa olsun) kişinin değerini ortaya çıkarmak için yeterlidir. O zaman neden sadece rakı sofrasına çilingir sofrası deniliyor ki, her içki sofrasına çilingir sofrası denilmesi gerekmez mi? Birinci şık daha akla yakın, çilingir sofrası tabirinin çeşnigir sofrası tabirinden geldiği görüşü (rivayet olsa bile) daha inandırıcıdır.

Çilingir sofralarınız daim olsun, sohbetiniz bol olsun.

kaynak : Büyük Keyif

Sofra Adabı


GENEL SOFRA ADABI

İçinde yaşadığımız toplumlarda, herkesin uyması gereken "Görgü kuralları" vardır. Toplumda sevilen, sayılan, aranan ve sözü geçen bir insan olmamız bu kuralları tam olarak bilmemize ve uygulamamıza bağlıdır. Özellikle Sofra adabı, kültürü görgü kurallarının önemli bir yerini oluşturur.

Bu kuralların bazıları şunlardır;

a) Bıçak sapından, işaret parmağı kesici kısmın sırtına uzatılarak tutulur. Bıçağı, ağıza koymak ayıptır. Bazı kişiler yanlış olarak peynir yerken bıçağı ağzına götürmeyi huy edinmişlerdir. Ekmek de hiçbir zaman bıçakla küçük lokmalara ayrılmaz. Bıçak ekmeğe sürülerek temizlenmez. Gümüş bıçak yalnız meyve yerken kullanılır. Gümüş ve çelik bıçakları ayırmakta yanılmamalıyız. Gümüş bıçak daha parlak olur.

b) Çatal, et yenilirken sol elde tutulur, bıçak ise sağda tutulur ve eti keser. Sebze yendiğinde çatal sağ elde tutulur yada tekrar sol elde tutularak sağ eldeki bıçakla sebzeler onun üzerine itilir. Çatal yere düşer ise, bir yenisinin gelmesi beklenmelidir veya yenisi istenmelidir.

c) Çorba kaşığının kullanılması ülkeden ülkeye değişmektedir. Fransızlar çorbayı kaşığın ucu ile içerler. İngilizler ve Amerikalılar kaşığın yanı ile içerler. Her ikiside uygulanabilir. Çorba içildikten sonra kaşık yere konmaz, doğrudan doğruya tabağın içine bırakılmalıdır.

d) Peçete, tam olarak açılmaz uzunlamasına dizlerin üzerine serilir. Peçeteyi göğse takmak, yeleğe geçirmek ayıptır. Yemek bittikten sonra peçete toplanıp katlanmadan tabağın yanına bırakılır. Eğer bir bayanın peçetesi yere düşerse, hemen yanında oturan kişi (bay) peçeteyi yerden hemen kaldırmalıdır. Bir şey içerken ağzımızı önce silmemiz gerekir. Dudaklarımız bardağın üzerinde hiç bir iz bırakmamalıdır. Ses çıkarmadan içmeyi öğrenmeliyiz. Bir kerede bardak boşaltılmamalıdır.

Sofra ve yemek görgüsünde, sunulan yemekleri belli yöntemler çerçevesinde yiyebilmek, öğrenilmesi gereken önemli bir noktadır. "Her yiğidin bir yoğurt yemesi vardır" atasözü hiçbir zaman uygulanamaz. Tersine, her yemeğin belirli bir yenme biçimi vardır. Bu kurallara örnek verecek olursak;

PİLİÇ:
Piliç,daima çatal ve bıçakla yenir. Kemikleri hiçbir zaman ağıza götürülmez. Etler bıçakla, kemikten ayrılır ve çatalla ağıza konur.

BALIKLAR:
Önce baş çıkarılır. Sonra da çatal ve balık bıçağı ile baştan kuyruğa doğru ikiye ayrılır. Sonunda bıçağın ucu ile kılçık tamamıyla ayrılıp çıkarılır. Ayrılan kılçıklar tabağın içine ya da tereyağı tabağına konur. Etli kısmı çatal ya da bıçakla ufak parçalara bölünerek yenir. Eğer bunların arasında küçük kılçık parçaları kalmışsa bunları ağzımızdan parmaklarımızın ucuyla çıkarmalıyız. Çok küçük balıklar (gümüş v.b) başı ile beraber çiğnenerek yenilir.

MAKARNA:
Makarnayı İtalyan usulü yemek için; çatal ve kaşık kullanılır. Kaşık sol elde tabağa dikey yakın bir şekilde tutulur. Sağ eldeki çatal ile bir kısım makarna alındıktan sonra dişleri kaşığın iç yüzüne dayanmış olan çatalı çevirerek makarna iyice çatala sarılmış olur ve bu şekilde ağıza götürülür. Alışılmış yeniliş tarzında ise; makarna, çatal ve bıçakla küçük kısımlara ayrılır ve çatala alınarak ağıza konulur.

İSTAKOZ VE YENGEÇ:
Küçük kıskaçlar sofrada bir ceviz çekici ile kırılıp elle ayıklanır. İstakoz ve yengeç özel takımla yenir, fakat bunların bulunmadığı zaman, balık takımı kullanılabilinir. Ayıklanmış olan et, eritilmiş tereyağına, mayoneze ya da özel olarak hazırlanmış salçaya batırılıp yenilir.

İSTİRİDYE:
Sol el ile tutulur ve özel istiridye çatalı ile et kısmı kabuktan ayrılır. Arzu edilirse salçaya batırılabilinir ve bir lokmada ağıza konulur.

SANDVİÇLER VE KANEPELER:
Çaylarda ikram edilen küçük sandviç ya da kanepeler elle yenilir. Eğer çok ufaksalar bir lokma halinde ağıza sokulur. Daha büyük ve bir iki tabakalı sandviçler ise çatal ve bıçakla yenilir.


SOFRADA MEYVE YEME İNCELİKLERİ

ELMA, ARMUT:
Helezoni olarak soyularak ya da dört parçaya ayrıldıktan sonra ayıklanarak elle ya da meyve çatalı ile yenir.

MUZ:
Samimi bir ortamda: Muz kabukları alt ucuna kadar soyulup orada bırakılabilinir. Tamamı ile soyulup atılmaz.
Resmi bir ortamda: Kabuklar tamamen çıkarılır ve meyve bıçağı ile kesildikten sonra ağıza götürülür.

KAYISI, ERİK, KİRAZ:
Bir ya da iki lokmada yenilir.Çekirdek ağızda ayıklanıp avuca alınarak tabağa konulur .

ŞEFTALİ:
Yarma şeftali: ikiye bölünerek kolayca çekirdeği çıkarılır ve yenilir.
Yarma olmayan şeftali: Dörde ayırılıp kabuğu soyulduktan sonra bıçakla küçük parçalara ayrılarak çatal ile yenilir.

PORTAKAL:
Helezoni olarak soyulur ve dilimlere ayrılıp tabağa konulur, dilimler küçükse bir lokmada, büyükse kesilerek el ya da meyve çatalı ile yenilir.

KAVUN:
Dilimlere ayrılarak tabağa konulur. Dilimler bıçakla ufak lokmalara ayrılır yada kaşıkla yenilir. Eğer üzerinde çekirdek var ise bunlar ağızda ayıklanır ve avuç içine alınarak tabağa konulur.

ÇİLEK:
Sapları daha önceden çıkarılmış küçük çilekler kaşıkla yenilir.
Bunların üzerine toz şeker ekilir ya da krema konulur. Fakat büyük çilekler bazen sapları ile sofraya getirilir. Bu takdirde saptan tutup şekere batırmak ve ısırıp yemek gerekir. Elde kalan sap, tabağa konulur.

YEMEK MASASI DÜZENİ

Tabaklar aile sofrasında yada yakın dostlara, samimi konuklara verilen davette kullanılandan ayrı, daha büyük daha kıymetli porselenden, renkli yada kenarları yaldızlı olmalıdır.

Tabağın, sağına bıçaklar ve kaşıklar, soluna ise çeşitli boyda ve kullanılma yeri değişik çatallar yerleştirilir.

Bunların oyuk tarafları hep yukarı doğru konulmalıdır. Takımlar birbirinden ve tabak kenarlarından birer santim uzakta bulunmalıdır.Her bir takıma üçten fazla çatal ve bıçak konulmaz. Yemek süresinde gerektikçe yenileri konulur.

Bıçakların üst tarafına sağa doğru bardaklar dizilir. Bardaklar hep aynı örnekte olmalı ve sağdan sola doğru, en büyüğünden küçüğüne doğru gitmek üzere dizilmelidir. Değişik boydaki bardaklar; su, şarap ve içki çeşitleri içindir. Aile sofraları dışında şaraba su katmak ayıptır.

İçme suyu,sürahilere konulur, maden suları ise kendi şişeleri ile sofraya getirilir.

Bira, kristal kaplara konarak sunulur. Kırmızı yada beyaz adi şaraplar ufak sürahiler içinde, herkesin sıkılmadan kullanabileceği sayıda sofraya konulur. Özel ve pahalı şaraplar şişelerinde saklanır; fakat hiç bir zaman sofrada bulundurulmaz.

Herkes yerli yerine oturduktan sonra, konuklar kendilerine ait tabağın içindeki peçeteyi alıp açar ve dizlerinin üzerine koyarlar. Birçok kimseler sabredemeyip henüz yemek gelmeden bir ekmek koparıp ağızlarına atarlar. Bu terbiyesizce bir davranıştır.

Servis şu sırayı izleyerek yapılır;

1-Ev sahibi bayın yanında oturan bayan
2-Solundaki bayan
3-Öncelik sırasına göre diğer bayanlar
4-Ev sahibi bayan
5-Onun sağındaki davetli
6-Solundaki konuk
7-Onu izleyen baylar
8-En sonrada ev sahibi bay

Her erkek, yanındaki bayanla arasıra nazik ve neşeli konuşmalar yapar;onu bırakıp başkaları ile fazla ilgilenmez. Yeri gelince elbette sohbete karışır. Sofra başında din, politika gibi ağır konular işlenmez, daha çok eğlendirici ve herkesi ilgilendirici konulara değinilir.

Yanımıza düşen bayanlara ayrıca hizmet etmemiz gerekmez; bu ödevi hizmetçiler yaparlar. Terbiye kusurları sofrada pek çabuk göze batar; onun için her davranışımızı kontrol etmemiz gerekir.

Büyük tabaklarda sunulan et yemeklerinden en iyisini seçip çıkarmak doğru değildir. Kesilmiş ve dizilmiş et parçalarından sırayı bozmadan birisi çıkarılmalıdır. Tavuk ve benzeri yemeklerden sevdiğimiz parçayı seçip almak hakkımızdır, fakat bunu yaparken çok oyalanmamalıyız. Bir kez alınan parçayı bırakıp yenisi ile değiştirmek terbiyesizliktir.

Sunulan yemeklerden birini yemek istemezsek "Teşekkür ederim" diyerek uzak durmak yeter.

ASLA VE ASLA YAPILMAYACAKLAR

* Ev sahibesi davet etmeden sofraya oturulmaz.
* Bayanlara oturmaları için yardım etmemek. (sadece iki yanınızda oturacak olanlar )
* Ev sahibesi yemeğe başlamadan başlanmaz.
* Çorba sıcaksa üfleyerek soğutulmaz.
* Yerken ağız gürültüsü çıkarılmaz.
* Sunulan tepside önüne isabet eden parça alınır, asla seçilmez.
* Tabağa büyük miktarda alınmaz.
* İkinci bir kere yemek teklif edilmez ise istenilmez.
* Dirsekler masa üstüne, eller masa altına koyulmaz.
* Ağız dolu iken konuşulmaz.
* Hızlı yemek yenilmez, yemeği diğer misafirler ile birlikte bitirmek esastır.
* Konuşurken çatal bıçak ile hareket yapılmaz.
* Çatal bıçak yalanmaz.
* Ekmek ısırılarak koparılmaz.
* İzin istenmeden masadan kalkılmaz.
* Masa terkedildiğinde peçete katlanmaz.Olduğu gibi sandalyenin üstüne bırakılır.